Şahane İkili; Nagehan Alçı&Deniz Baykal

A.İklim Bayraktar

Elinde medya gücü olanların bu olanaktan yoksun birini suçlu, kötü, çirkin göstermesiyle o kişi öyle olmuyor. Kaldı ki, bunları diyenin karakteri sorgulanıyor artık. Bu, elini kolunu bağladığınız birini öldüresiye dövmeye benziyor. Bundan bir hafta önce, bir kolu olmayan altmış yaşın üzerinde bir adamı iki delikanlı öldüresiye dövdü. Gazetelere pek yansımayan bu trajik olay, b

 

ŞAHANE İKİLİ; NAGEHAN ALÇI & DENİZ BAYKAL
 
Elinde medya gücü olanların bu olanaktan yoksun birini suçlu, kötü, çirkin göstermesiyle o kişi öyle olmuyor. Kaldı ki, bunları diyenin karakteri sorgulanıyor artık.
Bu, elini kolunu bağladığınız birini öldüresiye dövmeye benziyor. Bundan bir hafta önce, bir kolu olmayan altmış yaşın üzerinde bir adamı iki delikanlı öldüresiye dövdü. Gazetelere pek yansımayan bu trajik olay, bir haftalık can çekişmesinden sonra ölümle bitti.
Medyanın durumu da bundan farklı değil işte.
Şimdilik koltuklarını korumayı becerebilenler, kendilerine söz hakkı verilmeyenler hakkında resmen suçlayıcı, hedef gösterici, hakarete varan söylemler içine giriyor. Daha da acıklısı, buna karşı durması gereken koca sakallı profesörler, kırk yıllık “duayen” yazarlar, gazeteciler, hocalar, politikacılar da sus pus oturuyor, şöyle gür sesle cevap veremiyorlar.
Hak, hukuk, etik, meslek ilkeleri vs vs her şey bir yana da vicdanlarına ne oldu bu insanların?
 
CNN’deki “dört bir taraf” programının gülü, bülbülü Nagehan Alçı
Bayılıyorum kendisine, çok başarılı buluyorum. Helal olsun onu keşfedip böyle önemli görevler verenlere…
Biliyor musunuz en büyük hayalim onunla, hatta sırf o kesmez, eşi R.O.K da gelsin birlikte canlı yayında sohbet edelim. Aylardır her yerde söylüyorum ama henüz kısmet olmadı… Onlar için büyük kayıp aslında.
Yayımlanan son programda Nagehan Alçı, Tübitak raporu tartışılırken dönüp dolaşıp, iki yıla yakın süre sonunda yine bana getirdi lafı, belli özlemiş beni. Canım, pek sevişiriz biz…
 
Neyse; bakın söylediklerinden aklımda kalanları kısaca aktarayım  “Soner Yalçın’ın gözaltına alındığı zamanları hatırlamayı bir görev biliyorum zira bir sürü insanı fişledikleri, yaptıkları haberlerle, PC’lerindeki medya planları ile hiç de masum gazetecilik eylemleri içindelermiş diyemeyiz. Ve Deniz Baykal’ın o günlerdeki basın açıklamalarını unutmayın.
 
Bakın okuyorum: ‘Deniz Baykal soruyor, “Halktv’yi almak için Soner Yalçın ve Odatv ekibini kim yüreklendirdi, kim var arkalarında, bana şantaj yapılmak istendi ama engelledim.’”
 
Hazırlanıp gelmiş belli ki… Uzun uzun Baykal’ın demeçlerini okudu ve ekledi “Bir gazeteci kadını kayıt yapmak için şantaj amaçlı Baykal’a yolladılar, bunları unutmamak lazım.” Şimdi Soner Yalçın’ın avukatı değilim o yüzden sadece hakkımdaki yorumlarına cevap vereceğim.
 
Öncelikle duyulan öfkenin aslında Soner Yalçın’a olduğu net anlaşılıyor. Tabii Deniz Baykal’a olan sempati, sevgi seli de net. Aralarında ki anlaşma, dayanışma takdire değer. Zira o dönemde karı-koca köşelerinden üçer beşer yazılar yazmışlar, hatta aylarca Sabah Şekerleri dâhil her programda sanki göbeğimi kesmişcesine bilgi sahibiymiş gibi benden ve tabii Baykal’a olan göbekten bağlıymış misali derin sevgilerinden! söz etmişlerdi.İşin bu kısmında söylenecek çok sözüm var ama bir başka yazı konusudur bu ve emin olun çok eğlenceli bir yazı olacaktır. Şimdi asıl konumuza devam edelim:
 
Nagehan Alçı dün akşamki programda sanki olayların yaşandığı sıralarda bizzat oradaymış gibi anlatıyor. İnandırıcı olmaya çalışıyor ve kimse sormuyor: Nereden biliyorsun? Nasıl emin olabiliyorsun? Kanıt var mı elinde? Hayır, elindeki tek şey Deniz Baykal’ın açıklamaları!
 
 
Olaydan kırk gün sonra birçok gazetede basın açıklaması yayınlandı, hatta 9 Mart 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde günün haberi olarak manşetten verilen “Ailesini Uyarmış” başlıklı manşet haberde Deniz Baykal’ın kendisine bir tezgâh kurulmaya çalıştığına ilişkin demeci yayınlanmıştı. Aynı gün, bir de Deniz Baykal’ın avukatının açıklamaları olmuştu. Bu açıklamalarda Deniz Baykal’ı defalarca aradığımdan ve buluşma taleplerinde bulunduğumdan söz etmiş ve bunların kararlılıkla reddedildiğini söylemiş ve eklemişti: “Bir şantaj ve komplo projesinin yaşama geçirilmesine fırsat verilmemiştir.”
 
Şimdi sadece söz konusu telefon görüşmelerinden, iddianameye yansıyan Deniz Baykal’ın ait bazı cümleleri tekrar etmek istiyorum:
• Ya sen de aramıyorsun.
• Ay hayrola ya nerde çok iyiydin o gün böyle bir ışıl ışıl manzara.
• Halbuki sağlıklı olup ta hayatın hakkını vermen için bütün şartlar müsaitmiş
• Ya baksana bu yalnızlık falan vaziyetler de var.
• İyileş bir an önce toparlan toparlan yani
• Hay Allah ne olacak şimdi seni ne zaman sağlıklı ve tekrar ışıl ışıl göreceğiz
• İnsan o zaman bi açar bi telefonla hal hatır
• Ya ne bileyim kayboldun gittin kayboldun gittin
• Vay be tam delikanlı (oğlum için) sen ablası gibisin onun.
• Bi rahatlayınca ara beni rahatlayınca ara bakalım
• Hadi görüşürüz hadi hoşça kal
• Sağol çok teşekkürler ne var ne yok
• Sağlık durumun nasıl
• Bugün mü daha sonra görüşelim dur
• Ya ev kadın var bilmem ne karmakarışık
• Daha uygun bir zamanda yaparız
Bunların tamamı Deniz Baykal’a ait olan cümleler; bir komplo ya da şantaj girişimi ile ilgili hiçbir ilgim olmadığının net bir kanıtı değil midir Nagehan Alçı?
Dikkat ediniz; Baykal ve avukatının gazetelerde yer alan basın beyanatları, ancak Soner Yalçın ile olan o ilk ve son telefon görüşmemin medyaya yansımasından yani olayların patlak vermesinden sonra yapmıştır.
Yani eğer bahsedildiği gibi bir komplo girişimi olduğundan her hangi bir şüphesi olduğunu iddia ediyorsa, bunu fark eder etmez anında ve hiç vakit kaybetmeden yani ilk ve son yüz yüze görüşmenin yapıldığı 25.01.2011 tarih de veya takip eden 1-2 gün içerisinde; bir basın duyurusu, savcılığa suç duyurusu, ya da parti yetkililerine bir açıklama vs. yapması gerekmez miydi?
Neden bu açıklama olay medyaya yansıdığında, yani olaydan ve bahsettiği gibi “sözde” “ilk günkü” şüphelerinden 44 gün sonra, 08.03.2011 tarihinde yapıldı?
 
Ayrıca Deniz Baykal’ın olay medyaya yansıdıktan sonra Savcı Zekeriya Öz’ün ifadeye çağırması ile ilgili günlerce haberler medyaya yansıdığında ise basın yaptığı açıklama “Mağdur da değilim şikayetçi de” şeklinde olmuş ve ifade vermeye gitmeyi reddetmişti.

Ayrıca, 25.01.2011 tarihindeki ilk ve son yüz yüze görüşmenin yapıldığı günün ertesi günü olan 26.01.2011 tarihinde Sn. Deniz Baykal ile saat 21:24’de 105sn ve 21:26’da 361sn cep telefonundan ve 21:46’da da 55sn ev telefonundan görüştüğümüz TURKCELL kayıtlarında mevcuttur.
Yani, “Yalan, iftira, kirli bir tezgâh sözleriyle nitelendirdiği iddialarla ilgili olarak Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş’i ve yakın mesai arkadaşlarını ilk günden bilgilendirdiği” şeklinde kendisinin ve avukatının basına yazılı ve sözlü beyanatının gerçek olmadığı gayet net değil mi? Güya sözde basına verdiği demeçlerdeki “kararlılıkla reddettiği” konuşmaları okudunuz işte.
 
Hiç kimse ama hiç kimse (hele ki kısa süre önce kaseti yayınlanmış biri)“bunun bir komplo girişimi olduğunu hissettim, ben ilk günden anladım, çok rahatsız oldum, yakınlarımla paylaştım, tedbir aldım vs” dediği insan kendisini tekrar telefonla aradığında böyle konuşmaz; ; ya cevap vermez, ya telefonu suratına kapatır, ya da çok sert bir şekilde tepki verir. Avukatının da belirttiği gibi “kararlılıkla reddeder”, asla iddianamedeki tapelerde yer aldığı şekilde uzun ve samimi ifadeler içeren konuşmalar yapmaz!
 
Uzatmaya gerek yok; Deniz Baykal’a bir şantaj girişimi asla söz konusu değildir, yoktur, düşünülmemiştir bile. Bunu anlamak istemeyen “basıncılara” soruyorum; sizin ne çıkarınız var ki gerçeği saptırarak kamuoyunu yanıltıyorsunuz?
Belli ki Nagehan Alçı hakkımda hiçbir gerçek bilgiye sahip değil. Ya da biliyor ama işine gelmiyor. Eldeki veriler ve savcıların emniyetin dava ile ilgili yaptıkları çalışma sonu ortaya koyduğu delil dosyalarına şöyle bir göz atan, kuş kadar aklı olsa bile ortada bir şantaj olmadığını anlar.
 
Kaldı ki, her yerde her fırsatta bunu net bir şekilde açıklamıştım. Okuma gereği duymamış demek ki Nagehan Alçı, taraflı ve amaçlı olmayı seçmiş. Tabii mesele üzüm yemek değil de bağcıyı dövmek olunca, yazdıklarınız size bumerang gibi geri döner bir gün, üstelik karşıdaki hedefe değmeden.
Kaçmasını ve kıvırtmasını çok iyi biliyorlar ya, hani o dilleri duruma göre her yana dönüyor ya, sanırım o yüzden bu kadar rahat ahkâm kesip suçlu ilan ediyorlar insanları. Ne diyeyim; Maşallah… O yüzden muhteşem ikili hatta üçlüdür bunlar.
Güçlüyü korumak için, bu olayda tek güçsüz ve savunmasız tarafa iftira atmaya devam edecek gibi görünen Nagehan Alçı ve benzerlerine sormak istiyorum:
 
Siz ne çeşit insanlarsınız? Tespit ve eleştiri adı altında bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak ne çeşit bir gazeteciliktir? İnsanlara hakaret etmeyi, suçlamayı, hatta hâkimden çok hâkim olma hakkını size kimler veriyor?
Ve ne yazık ki masaları, maaşları olduğu halde görevini layığıyla yapamayanların yerine kamuoyunu doğru bilgilendirme görevini üstleniyor ve tekrar ediyorum:
Ben de yargılanıyorum evet!
Tıpkı Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Nedim Şener, Ahmet Şık, Müyesser Yıldız, Hanefi Avcı, Barış Terkoğlu, Sait Çakır, Coşkun Musluk, Mümtaz İdil gibi… Ama Nagehan Alçı ve onun gibilerin iddia ettiği gibi Deniz Baykal’a komplo ve şantaj yapmaktan değil!..
 
“Ergenekon Silahlı Terör Örgütü üyesi olmak halkı kin ve nefrete sürüklemek vs vs… suçlamalarıyla 17 yıla kadar ağır hapis cezasıyla yargılanıyorum!”
 
Tüm sanıklara gözaltı süresinde emniyet ve savcı sorgulamalarında ne sorulduysa bana da 11 saat süren sorgumda benzer şeyler soruldu…“Neden şu kişiyle telefonla konuştun, neden bu haberde şu meseleyi ön plana çıkardın, şu telefon konuşmanda ne demek istedin, vs, vs…”
Odatv ekseninde ama sanki sadece Deniz Baykal-taciz-komplo-şantaj olayından dolayı gözaltına alınmış ve serbest bırakılmışım gibi gösterildi!
Oysa gözaltında emniyet ve savcılıkta sorulan seksen küsur sorunun içinde sadece iki üç tane Deniz Baykal sorusu vardı. Hepsi bu…
Herkeste oluşturulan algı hala ne yazık ki aynı!
Kamuoyu medya çirkinlemeleri ile yanlış bilgilendirildi.
Medya birilerini aklamak ya da karalamak için durumdan vazife çıkardı ve özne olarak da hep beni kullandı.
Ben bir kazana düştüm ve sonucu neyse katlanacağım… Bu öyle karmaşık sıvılarla dolu bir kazan ki, akışkan, yapış yapış ve vıcık vıcık… Ve benim hiçbir sıvı ile birleşmem mümkün değil.
Gücümü aşan konularda sadece doğrularıma, haklılığıma ve en çokta ilahi adalete güvenerek sabretmeyi öğrendim. Artık ne çıkarsa bahtıma.
Adaletin kestiği parmak acımayacak ama bazı kendini bilmez “basıncıların” acımasızca, haksızca kestiği parmak hala kanıyor!..
 
Tek istediğim; kamuoyu gerçekleri bilsin yeter.

A.İklim Bayraktar