1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. “SOMA’DA SORUMLU SİYASİ İKTİDAR VE SÖZCÜLERİDİR”
“SOMA’DA SORUMLU SİYASİ İKTİDAR VE SÖZCÜLERİDİR”

“SOMA’DA SORUMLU SİYASİ İKTİDAR VE SÖZCÜLERİDİR”

Çetin Uygur röportajının tam metni.

A+A-

Eski Yeraltı Maden İş Sendikası Başkanı ve maden mühendisi Çetin Uygur, katliamın ilk günü İstanbul’dan Soma’ya giderek gözlemlerde bulundu, görüşmeler yaptı. İstanbul’a döndüğünde de değerlendirmelerini Çapul TV ile paylaştı. Uygur katliamın gelişimin teknik seyrini anlattıktan sonra, gerçekte teknik değil politik bir sorun olduğunu ortaya koyuyor. Neoliberal dönüşüm, AKP’nin kendi kontrolünde bir sermaye sınıfı yaratma çabası, onu “alım garantisi” ile teşvik edip aşırı üretime zorlaması sonucunda bilimsel yöntem hiçe sayılıyor, yangın tehlikesi açığa çıkıyor, uyarı sistemi çalışmıyor ve katliam gündeme geliyor…

Soma’ya dair gözlemlerinizi ve değerlendirmelerinizi paylaşır mısınız?

Soma, kömür madenciliği açısından önemli bir bölge. Yaşanan bu olay gerçek anlamda bir katliam diyebilirim. Bu kadar büyük bir kitlenin ölümü, hem de içinde madencilik bilim ve teknolojisinin sunumunu yapan 5 tane maden mühendisinin de bulunduğu göz önünde bulundurulduğunda, ciddi anlamda katliam tanımından başka bir tanım kabul edemez.

Oraya ilk ulaştığımda gerek diğer vardiyalardaki işçilerle konuştuğumda gerekse kurtarma ekiplerindekilerle ve bunlarla diyalogda olan bölgedeki gençlerle kurduğum ilişkide öğrenebildiğim kadarıyla, ilk söylenilenler bir trafo patlaması biçiminde aktarılıyordu. Bu tabii beni düşündürdü. Bir trafo patlaması düşünemiyordum. Çünkü kömür madenlerinde yer altı trafoları anti-grizu diye tanımlanan bir özelliğe sahiptir. Yani metan gazıyla havanın karışımıyla oluşan grizu gazından etkilenmeyen trafolardır ve patlamaları mümkün değildir.

Duman çıkıyor, yangın olduğu anlaşılıyordu

Çıkan dumanlar dikkate alınınca, bir yangın olduğu da gözüküyordu zaten. Bir patlama sonrasındaki bir yangın da deniliyordu. Ama bir süre sonra gelen söylemler, kurtarma ekiplerinin yeraltına ulaşmaları sonrasında gelen bilgiler aslında yeraltında bir yangın olduğunu gösteriyordu. Bir trafo patlaması olmadığı gerçekten bir günün içinde açığa çıktı. Bir yanma vardı, kömür yanıyordu. Bu yanma doğal olarak havadaki oksijeni tüketmişti. Kömürün yanmasıyla açığa çıkan karbonmonoksit gazıyla işçiler hayatlarını yitirmişlerdi.

Çünkü karbonmonoksit gazı madenlerde görülebilen tarzda kömürün tutuşması sonrası çıkar ve işçileri etkilemeye başlar. İşçilerde önce baygınlık diyebileceğim tarzda bir etkilenme ve bu baygınlığın sonrasında da ölümü getirir. Bir uyku, baygınlık tarzında hemen kendini gösterir.

Geride bırakılmaması gereken kömür atıkları tutuştu

Peki o zaman yanan neydi? Yeraltında yanan kömürdü. O zaman bu yanma nasıl gerçekleşmişti? Bu tabii düşündürücüdür. Çünkü kömür işletmelerinde, kömürün yanıcılığının biliniyor olmasından dolayı üretim asla ve asla hız kesmeksizin gerçekleştirilir ve üretim yapılan bölgede geriye kömür bırakmamaya özen gösterilir. Ve de arkasında üretim yapılan o diyelim ki bir pano, diyelim ki uzun ayak yöntemiyse uzun ayak yöntemi, göçertme sistemiyle de çalışıyorsa bile o sistemin uygulandığı o alanın havayla ilişkisi, üretimin en hızlı bir şekilde kesintisiz gerçekleşmesinin ardından kurulan barajlarla birlikte kesilir. Kesilir ki, mümkün olduğunca kömür çıkarıldıktan sonra geride sağda solda kalabilen küçük atıklar havayla ilişki içinde yavaş yavaş bir yanma olayına uğramasın. Dolayısıyla bu yanma düşündürücüydü.

Bireysel anlamdaki ilişkilerimden ve bazı sendika unsurlarından duyabildiğim kadarıyla olay şöyle gelişmişti: Eski üretimin artıklarının hemen altındaki yeni bir üretim alanının hava akımını bu eski üretim alanına taşımış olması söz konusuydu. Ne diyeyim ona, göçük demeyeceğim ama yeni üretim alanı ile eski üretim alanı arasında bir hava hareketi başlamış, bu da yangını başlatmıştı. Bu, içeri giren ve orayı bilen işçilerin ve de birtakım sendika temsilcilerinin aktardığı bir bilgiydi.

Yangını “ateşleyen” madencilik politikaları

“Böyle bir şey olabilir mi” diye de sorular sorulabiliyor. Çok açık söylemek gerekirse, bu kömür madenlerinde kapalı yer altı işletmelerinin işleyişinde karşılaşılan en tehlikeli bir boyuttur.

Özellikle madencilikte evrensel olarak izlenmekte olan politikalar da bu konuda ateşleyicidir. Neden “ateşleyicidir” diyorum? Soma’nın kendisine baktığımızda, özellikle bu Soma Holding’in yaradılışı açısından baktığımızda şunu görebiliyoruz: Ege Linyitleri İşletmesi adı altındaki bu kömür işletmesi, ilk kez Türkiye Kömür İşletmeleri kurumu tarafından 1979’larda, yani 1980’lere giderken Park Holding’e devrediliyor.

Bu devir olayı çok açık bir şekilde Türkiye’deki ekonomi politikalarındaki bir değişimin beraberinde gündeme geliyor. Evrensel boyutuyla, dünya üzerinde 1970’lerle beraber yaşanmakta olan krizlerin etkisiyle, ekonomide serbest piyasa ekonomisine geçiş ve kamusal işletmelerin hızla özel sermayeye devredilmesi denilen bir olayın parçası olarak gündeme geliyor. Bu kömür işletmesinin işletme hakkı da Park Holding’e rödövans diye tanımlanan bir yöntemle veriliyor. Yani mülkiyet hakkı yine devlette kalıyor, Park Holding her ürettiği ton başına devlete bedel ödüyor.

Para olarak mı kömür olarak mı?

Para olarak ödüyor.

AKP’nin yeni bir sermaye sınıfı yaratma çabasının ürünü

Ama AKP iktidarı döneminde değişik bir yöntem başlatılıyor. Park Holding’in işlettiği işletmeyi devralan Soma Holding, AKP tarafından izlenen politikalarla bütün Türkiye’de, bana göre AKP’nin kendi arkasında yarattığı diyebileceğim, en genelde Anadolu Kaplanları denen yeni bir sermaye sınıfı yaratma çabasının bir ürünü.

O bölgede, siyasi anlamda kendi arkasında bir sermaye grubu oluşturuyor AKP’liler. Ve bu sermaye grubu orayı devralıyor. Ama devralırken rödövanslı bir devralış ya da devrediş değil, bu kez işletme hakkını devralan kuruluş ürettiği kömürü devlete verecek. Yani devlet o kömürü alacak. Dikkat edin, bu çok önemli. Çünkü sermaye grubu kömürü ürettikten sonra “satamayacağım, satabilecek miyim” diye bir tedirginliğe düşmeden, TKİ, yani devlet hemen satın alıyor.

Bedava dağıtılan kömürün bedeli

Peki bu kömür ne oluyor? TKİ bu kömürü ne yapıyor? Hepimizin bildiği Anadolu da dahil olmak üzere illerdeki kasabalara kadar uzanan şekliyle “sosyal yardım” ismi altında halka dağıtılan kömürler bunlar. Bu kömürler, AKP’nin de ciddi bir propagandası olarak kullanılıyor.

 

Tabii ki bu arada böyle bir satma güvencesi olan Holding üretilen kömürün niteliği açısından bir kaygı taşımadan, şistle karışık olabilecek tarzdaki kömürde de “nasıl olsa vereceğim” rahatlığını yaşıyor.

Patron kârına bakarken yangın riskini artırdı

Böyle bir üretimin içinde sermayedar olarak, madencilik bilim ve teknolojisinin ciddi anlamda uygulanması açısından bakıldığında üretimi en rahat, en hızlı geçekleştirebileceği, herhangi bir şekilde üretimde zorluğa düşülmeyecek tarzdaki bir yöntemle gidiyordur.

Böyle bir yöntemle gittiğinde de, çalıştığı yerlerde rahat üretebileceği alandakini üretirken, kendisinin maliyetini artıracak yerlerde gerçek anlamda böyle bir değeri üretmektense onu yer altında atık olarak bırakabiliyor. İşte o atıklar o yangınların başlamasına neden olur.

Çok rahat alınabilecek kömürleri alıyor. Geride kalanlar da havayla ilişkilenince bir yangın olabiliyor.

Hava verip yangını körüklediler

Nitekim oraya gidişimden birkaç saat sonraydı. Oradaki mühendislere de bacadan çıkmakta olan beyaz dumanları göstererek, “Bundan tedirginlik duyuyorum” dedim. Onlar da baktılar nedir diye. Ama bu arada bir haber geldi, “Yeraltında bir yangın var” diye. Demek ki ilk müdahaleden sonra içerideki o havayı temizlemek açısından karbonmonoksidi temizlemek için içeriye hava verilince, hava içeride yanma tehlikesi taşıyan yerlerde her an başlayabilecek olan bir yanmanın büyüyebileceği, ateşlenebileceği noktaların olduğu gözüküyordu ki temiz havayı verince içeriye, oksijen gidince, öbür taraftan bembeyaz duman çıkmaya başladı, yani yangın yeniden başladı.

Madencilik bilimi dışlanmıştır

Yani birinci neden, bu işletmelerde izlenen yeni ekonomi politikalarıdır. İkincisi, bu politikayı uygulama konusunda kendisini görevlendirmiş olan AKP’nin iktidardaki yerini koruyabilmek için yeni bir sermaye sınıfı yaratma doğrultusunda oluşturulmuş olan böyle bir sermaye kuruluşunda madencilik bilimini gerçek anlamda dışlamış olmasıdır.

Ama gelin görün ki onlar bütün savunmalarında bütün televizyon kanallarında yaptıkları açıklamalarda, “Biz yeraltında dinlenme odalarını açtık” diyecek kadar, “Herhangi bir olumsuzluk karşısında korunma yerleri de yaptık” diyecek kadar bir savununun içine girmiş durumdalar.

Ne savunma odası ne alarm sistemi

Oysa bu sözünü etmiş olduğu “savunma odaları” denilen odalarda, böyle bir oksijensizlik ve gaz geliri söz konusu olduğunda, çalışanların kendilerini koruyabilmesi için çalışanların her türlü aygıtların bulunması gerekir; bu, bir. İkincisi, çok net sorduğum halde cevap alamadığım bir nokta, eğer yeraltında metan gazı da geliyorsa, yayılıyorsa ya da bir yangının sonrasında havada oksijenin azalıp karbonmonoksit yükselmeye başlamışsa bunu ciddi anlamda uyarı olarak veren alarm sisteminin kurulu olması gerekir.

Çok iyi bir uyarı sistemi var ama nedense uyarmıyor

Bu sistem, çok hızlı bir şekilde öncelikle yeraltındaki işletmenin girişindekileri uyarmaktan başlar. İşletmenin merkezindeki emniyet elemanlarını uyarması da gerekir. Çok iyi bir sistemimiz var diyorlar ama uyarmadı mı peki? Buna yanıt yok. Ben büyük olasılıkla sistemin çalışmadığını düşünüyorum. Çünkü uyarı alındığı andan itibaren işçilerin yeraltını boşaltması gerekir. Uyarı sistemi o denli kurulmalı ki metanın arttığı oksijenin azaldığı yerler çok net belli olur.

Sistem göstermiyorsa bunu, demek ki sistem kapalıydı. Hayır çalışıyordu diyorlarsa o halde sistemin uyardığı bölgeleri takip eden görevliler yoktu. Bu tip işçi sağlığı ve güvenliği ilgili yapılacak şeyleri birer maliyet unsuru olarak gördüklerinden dolayı böyle fahiş bir hata yaptılar. Ve bu hatanın sonrasında da böyle bir katliamın yaratıcıları konumuna geldiler.

Ama ben bunun sorumluları daha da üst düzeydedir diyorum. Kendi kontrolü altında bir sermaye sınıfı yaratma ve güçlendirme doğrultusundaki eylemlerinden dolayı birinci derecede sorumlu siyasi iktidar ve onların sözcüleridir diyorum.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.