1. YAZARLAR

  2. Boraz Kanıpak

  3. ÖZDİL IRKÇIDIR, BUNU “CUMHURİYETÇİ” MASKESİYLE PAZARLAYAN BİR CAMBAZDIR
Boraz Kanıpak

Boraz Kanıpak

Yazarın Tüm Yazıları >

ÖZDİL IRKÇIDIR, BUNU “CUMHURİYETÇİ” MASKESİYLE PAZARLAYAN BİR CAMBAZDIR

A+A-

Yılmaz Özdil… Türkiye’nin en çok okunan köşe yazarı…  ‘Amiral gemisi’ Hürriyet’in ağır topu… Sivri dilli muhalif… İroni üstadı… Lafını sakınmayan, taşı gediğe oturtan iktidar karşıtı… Okudukça insanın içini rahatlatan, ‘Ohh, ne güzel yazmış’ dedirten ‘Gavur İzmirli’… Bazıları için Yılmaz Özdil’in karşılığı bu cümleler. Seveni, okuyanı, ‘paylaşanı’ çok…

Fakat bir kısım ‘sol’ muhalif var ki, onlar için Yılmaz Özdil’in sıfatları bambaşka… Irkçı, faşist, üslubu bozuk, iktidarın aynası, hatta Erdoğan’ın izdüşümü…

Özdil ile Hürriyet yollarını ayırdıktan sonra, ‘’Özdil’ci’’ tayfanın yazdıkları tüm mecralarda yayınlandı. Ama bir de sevmeyenlerinin söyledikleri vardı. Biz de Haber Artı Türk olarak, onların değerlendirmelerine kulak verdik.

Öyle ya… Herkes Yılmaz Özdil’i sevmek zorunda değildi ve doğrusu, sevmiyordu da. Birbirlerinden farklı sebeplerle Yılmaz Özdil’in varlığını, üslubunu ve ‘yazma özgürlüğünü’ sorgulayan yazarların kaleme aldığı yazıları sizler için derledik. Bilgilendirici, kafa açıcı ve çok ilgi çekici yazıları sizlerle paylaşıyoruz:  

 

'YILMAZ ÖZDİL OPERASYONU': MUHALİF GAZETECİLERE BASKILAR VE YOZLAŞMA TEHLİKESİ (1)

Yılmaz Özdil Türkiye'de hakkında en çok konuşulup yazılan gazetecilerden biri. "Popüler muhalif" yazılarıyla, iktidara yönelik sert ve alaycı üslubuyla sık sık gündeme geliyor. Bazen de kendisine yönelik eleştirilerle (bu konuyu aşağıda ele alacağız). Bu kez Hürriyet Gazetesi ile yollarının ayrılmasıyla başlayan tartışmalar onu ön plana sürdü.

Tayyip Erdoğan, iktidarın ve ülke yaşamının tüm ögelerini eline almak, her bir köşeyi denetlemek istiyor. 12 yıldır medyadaki muhalefeti susturmak için adım üzerine adım attı. Şimdi cumhurbaşkanlığı seçimlerini de kazanıp neredeyse "ölümsüzleşme" sınırına dayandıktan sonra, bu alanda önünde kalan birkaç "çatlak ses"i etkisiz hale getirme, geride kalanları "marjinal" çerçeveler içine hapsetme, zamanla onların içinden önemli gördüklerinin de defterini dürme hesapları yapıyor.

İKTİDARIN MEDYA KUŞATMASI

Medyadaki muhalefeti boğma senaryosunun bilmem kaçıncı perdesinde bugün sıra - bir kez daha ve ağırlaştırılmış yoğunlukla - Hürriyet'te. Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu'nun "kuşkulu biçimde" koltuğuyla vedalaşması sonrasında, en çok okunan köşe yazarlarından Yılmaz Özdil de önceki gün yazdığı bir yazının ardından kendini gazetenin kapısının önünde buldu.

Bu durumun iktidar ve yandaşları arasında yarattığı coşkuyu, örneğin, dünkü Yeni Akit ("'Bidon kafa' Hürriyet'ten kovuldu") ve Habervaktim ("Aydın Doğan diz çöktü") çok net ortaya koyuyordu.

Şimdi dost ve düşman herkes "operasyonların devamını" bekliyor. Yani? Hürriyet'in tümüyle teslim alınmasını, öteki popüler gazete ve televizyonlarda da kayıtsız şartsız AKP, daha doğrusu Erdoğan bayrağının dalgalanması için yapılacakları...

Bir meslektaşımızın hesabıyla, iktidarın elindeki (veya kolaylıkla yönlendirebildiği) ulusal kanal sayısı 32'yi, ulusal gazete sayısı ise 14'ü buldu.

Şimdi Doğan ve Ciner gruplarındaki "pürüzlerin giderilmesi" ve Cemaat medyasının etkisizleştirilmesi planlanıyor. Buna Demirören gazetelerinin "mükemmelleştirilmesi" amacını da ekleyebiliriz. Bazı televizyon kanallarındaki "yeniden yapılanma" zaten başlamış durumda.

Sabah, Star, Yeni Şafak, Türkiye, Akşam vs. gazeteler zaten doludizgin "Pravda koşusunda"... Tirajları ve etkileri bir türlü Erdoğan'ın istediği seviyeye gelmese de, yetenekleri ölçüsünde, kan ter içinde iktidara yaranmaya çalışıyorlar. Onların televizyon alanındaki kardeşleri de öyle...

MUHALİF MEDYA VE 'BAŞ BELASI' İNTERNET

Ne kalıyor geriye?

Keskin muhalif söylemiyle kısa sürede ülkenin en çok okunan gazeteleri arasında kendine yer açan Sözcü, şu sıralarda yenilenme çabası içine giren Cumhuriyet, Yurt, sosyalist kesimlerin sesi olma amacındaki Birgün, Evrensel ve Özgür Gündem, ayrıca Aydınlık ve birkaç gazete daha...

Televizyon kanalları arasında muhalefetin sesi iyice kısık. İMC, Halk TV, Bengü Türk, Ulusal Kanal, Sokak TV gibi kanalların maddi imkânları ve izleyici sayısı oldukça sınırlı.

Erdoğan, her açıdan sahip olduğu devasa güçle, en kısa sürede "muhalif medya" dosyasını rafa kaldıracağını sanıyor. Böyle düşünmekte kendi açısından haklı.

Ama bir de "gerçek" diye bir olgu var işte. Zenginlik, baskı, yasak, kurnazlık dinlemeyen ve her şeye karşın bildiği yoldan ilerleyen "önlenemez gerçekler"... Ve bu gücü arkasına alan gazeteciler...

Onların sahip olduğu mütevazı medya imkânları... En başta da internet... Ve tabii şu "baş belası" sosyal medya: "Twitter-mwitter", Facebook, Youtube ve ötekiler...

YERLERDE SÜRÜNEN GAZETECİLİK

Gazetecilik deyince... Gazetecilik, gazetecilerden bağımsız düşünülemez. İktidar yandaşı da olsa, muhalif de olsa.

Türkiye'de gazetecilik geleneksel olarak epeyce sorunlu, profesyonel düzey düşük, habercilik refleksleri her zaman duyarlı değil, bağımsız davranma alışkanlığı zayıf. Günümüzdeki genel tablo da bunu gösteriyor. Mesela, 77 milyonluk ülkede bütün ulusal gazetelerin toplam tirajı uzun süredir 5 milyonun altında.

Gazeteciler, gücün ve paranın yanında saf tutmaya fazlasıyla meyilli. İktidar, 12 yıl içinde birçok gazetecinin gözünü kamaştırıp kendi yanına çekmekte pek zorlanmışa benzemiyor.

Bir dönem muhaliflik yapanlar da bunların arasında. Örneğin, şu anda birçok gazete ve kanala dağılmış olan eski Taraf gazetesinin "zeki ve eğlenceli" kalemleri, bugün Erdoğan'ın en militan savunucuları arasında.

Diğer yandan şimdi muhalif saflarda yer alan gazetecilerin bir bölümü de, vaktiyle siyasi muhalefeti "oldukça ölçülü" yapmaya, başka meslektaşlarının başına gelenleri sessizlikle geçiştirip atlatmaya gayret göstermişti. Demokrasi ve özgürlük deparları, kendilerinin işten atılmasıyla start aldı. (Bunu buraya not ederken, bu arkadaşların potansiyellerini ve katkılarını küçümsemek niyetinde olmadığımı, onlara karşı - tıpkı "yetmez ama evet" konusunda olduğu gibi - bir "deve kini" güdülmesini doğru bulmadığımı vurgulayayım.)

Sadece şunu dile getirmek istiyorum: Gazetecilik ancak bağımsız olduğunda hakkıyla yapılabilir; ekonomik, siyasi, ideolojik, vb. açılardan birilerine göbekten bağlıysanız işiniz zor. Gazeteci, iktidar ve güç çevreleriyle arasına mutlaka mesafe koymak zorundadır. İktidarın şu ya da bu tutumunu doğru bulup desteklemesine itirazım yok (bu doğal bir tercih olabilir), ama "genel olarak" iradesini ona teslim etmek ve "kayıtsız şartsız yandaşlık tutumu" onu gazeteci olmaktan çıkarır, mesleki ve ahlaki özelliklerini kısa sürede karartır.

SON YAZIDAN BAZI BÖLÜMLER

Dönelim "Yılmaz Özdil operasyonu"na ve muhalif gazetecilik konusuna. Özdil'in "Başbakan kim olsun?' başlıklı son yazısını herhalde çoğunuz okudunuz. Şu satırlara dikkat etmiş olabilirsiniz:

"... Bilal. (...) Babası ne zaman sıkışsa onu arar, telefon eder, Fenerbahçe’yi şöyle yap der, telefon eder, şu işadamını kucağa oturt der..."

"Müteahhit Cengiz olsun. Malum 'tecavüz kaçınılmazsa, zevk almaya bak' derler, nasıl olsa milletin orasına koyacak, bari başbakan olarak koysun. Ahaliyi donuna kadar soymalarına rağmen, ahali itiraz edeceğine “soyuyorsa beni soyuyor, sana ne” diye kavga ediyorsa… 'Gör bak, milletin orasına koyacağız' diyen müteahhit Cengiz’e törenle plaket veriliyorsa… Allah yardımcımız olsun, müteahhit Nihat da bu Cengiz’in başbakan yardımcısı olsun. Çünkü n’aapsın bu şartlarda Nihat, koymazsa kabahat."

Bu cümleler "kahve sohbetinde" normal görülür mü bilmem, ama gazetecilik üslubu ve etiği açıdan oldukça "sorunlu".

Acaba bu, "etkili muhalefet" yapmanın zorunlu şartı mı? "Halk ancak bu şekilde iyi anlıyor", ondan mı? "Başbakan'ın kendisi de pek nazik değil, biz de aynı üslupla ona ağzının payını vermeliyiz" mi?

Bu sorulara kalabalıkların olumlu cevap verme eğilimi doğal bulunabilir, ama gazetecilerin kalemine ve seviyesine özen göstermesi gerekir.

Sapla samanı ayıralım: İktidarın muhalif gazetecilere yönelik baskılarına karşı çıkmak ayrı, Özdil'in kullandığı üslubu onaylamak ayrı bir konudur.

ÖZDİL'İN KIŞKIRTICI ÜSLUBU YENİ DEĞİL

Bu, Yılmaz Özdil'in ilk "özensizliği" değil. Kendisi daha Star Gazetesi'nin yazı işleri müdürüyken çok vahim bir hataya imza atmıştı. Galatasaray İngiliz Leeds United ile oynadığı maçı 2-0 kazanmış, sokak kavgalarında ise iki İngiliz taraftar öldürülmüştü. 6 Nisan 2000 tarihli Star Gazetesi "Two Size" başlığı ile "Sahada da, dışarıda da 2-0" ve "Ağızlarını burunlarını kırdık, kafalarına vura vura vatan toprağını öptürdük, sahada namaz kıldırdık, diz çöktürdük" sözleriyle çıkmıştı.

Özdil'in ürkütücü milliyetçiliği ve başka milletlere karşı düşmanlığı daha yakın dönemlerde de kendini gösterdi.

Hürriyet'te 14 Nisan 2010 tarihli "Yumruk" başlıklı yazısında Kürt liderlerden Ahmet Türk'e Samsun’da atılan yumruğu tahrik edici bir dille savunmaktan sıkılmadı: "Yumruğunu adaletin tokmağı yerine koyup, Ahmet Türk’ün burnuna inen kişi, bu ülkede pek çok kişinin duygularına tercüman oldu."

Barış sürecine her zaman karşı çıkmış olan Özdil, Roboski (Uludere) katliamının ardından, 6 Ocak 2012 tarihinde yazdığı "Sayın Kaçakçı" başlıklı yazısında, ölen 34 Kürtle ilgili olarak "katır" benzetmesini ve "Babası eşek. Anası attır. Eşek atı becerir. Katır doğar" gibi anlatımları kullanmaktan çekinmemişti.

Soma faciasının ardından, 16 Mayıs 2014'te Halk TV'de o bölgeden işçilerin AKP'nin mitingine götürüldüğünü söyledikten sonra ölümleri kastederek "müstehaktır" diyebilmişti.

Özdil, 13 Mart 2014 tarihli "Berkin" başlıklı yazısını, Başbakan'a yönelik şu sözlerle bitiriyordu:

"Hatırlanmak bile istenmeyeceksin. Yatacak yerin yok, bilesin. Tükürmesinler diye mezar taşına, toma bekleyecek başında."

Bu sonuncusu da, yine Erdoğan'a "etkili muhalefet" adına bazı çevrelerin beğenisini ve desteğini kazanan bir örnek. Ama yine "hakaret ve lanetleme sınırında", özensiz bir üslubun parçası.

'SEVİYESİZLİĞE SEVİYESİZLİKLE KARŞILIK VERMEK'

Evet, Erdoğan, özellikle son yıllarda toplumu bölme, kutuplaştırma, bazı çevreleri aşağılama ve hedef gösterme adına makamıyla hiçbir şekilde uyuşmayacak yöntemlere ve sözlere başvuruyor. Düzeyi iyice düşürüyor ve sık sık "bel altı" vuruşlar yapıyor. (Başbakan, toplum ve düzey konusunda son zamanlarda T24'te Oya Baydar ve Ömer Laçiner tarafından yazılan yazıları okumanızı tavsiye ederim.)

Muhalif insanlar bir yandan Erdoğan'dan kurtulmak istiyorlar, bir yandan da onun günlük sataşmalarına kendilerine yakın buldukları politikacılar ve gazeteciler tarafından anında "okkalı cevaplar" verilmesini arzu ediyorlar. Hatta hakaret ve küfür bile hoşlarına gidebiliyor.

Ancak bu "siyasi mücadele" midir? Akıllı ve etik bir yöntem midir? Bu üslup "gazetecilik" midir? Kuşkulu...

Ben muhalefet medyasının bir kanadında zaman zaman ağır basan bu "seviyesizliğe karşı seviyesizlikle cevap verme" yönteminin, muhalif gazeteciliği yozlaştırma potansiyeli taşıdığı kanısındayım.

Hakaret veya hakaret sınırındaki sözlerin, hatta Erdoğan'dan "Tayyip" ya da "RTE" diye bahsetmenin ve onu eleştirmekten ziyade çeşitli biçimlerde aşağılamaya, durmadan bir şekilde "çakmaya", "taşı gediğine koymaya" yönelik çizginin - kitlesel karşılık bulsa ve başarılı-kârlı medya projeleri yaratsa bile - doğru bir yol olduğunu düşünmüyorum.

Elbette Erdoğan'a ve iktidara karşı sert yazı yazılır, yazılmalıdır. İktidarın saldırılarına cevap verilmelidir. Ama düzeyi koruyarak. Ve zaten iktidar tarafından paçasından aşağılara çekilen toplumu iyice dibe itmeden.

Bu arada genel olarak muhalefetin iktidara karşı mücadelesi konusunda da nelerin doğru ve amaca uygun olduğu bir kez daha üzerinde düşünülmeye değer. Oradaki asıl mesele, herhalde Erdoğan'ın her alandaki politikalarına karşı - akılla, bilgiyle, mantıkla, duyguyla - güvenilir alternatifler yaratarak onun yönetiminin biteceği günleri yakınlaştırmaktır. Çatışmalardan beslenen iktidarın sürdürülmesine dolaylı olarak yardımcı olacak "dalaşma" üslübuna sarılmak ve bugün için ona karşı "içini boşaltarak tatmin olmak" değil.

*****

GAZETELER NÜFUZ KÂĞIDI OLUNCA EDİTORYAL DENETİM İLE SANSÜR BİRBİRİNE KARIŞIR (2)

Doğrularla yanlışlar bir selin içinde birbirine sarılmış, birbirine karışmış sürükleniyor.

Medyada olup bitenler üzerine okuduklarım, bunu düşündürüyor bana.

Mevzu güncel, Yılmaz Özdil'in geçen cuma günü çıkmak üzere Hürriyet'e gönderdiği yazı, gazete yönetimi tarafından "Doğan Yayın Grubu ilkelerine uymadığı" gerekçesiyle yayımlanmadı. Gazete yönetimi malum işadamının ifadelerine atıfla "millete koymak", "kucağına oturtmak" ifadelerini de kullandığı yazısının bazı bölümlerinin değiştirilmesi isteğinin Özdil tarafından reddedildiğini duyurdu.

Yazısı yayımlanmayınca önce Özdil'in istifa ettiği, ardından da Hürriyet tarafından işten çıkarıldığı haberleri geldi. Hürriyet'ten yapılan iki açıklamada da, bu konuda bir bilgi yoktu. Özdil istifa mı etti, işten mi çıkarıldı, yoksa durum "pata" mı, şu ana kadar hiçbir doğrudan bilgiye sahip değiliz.

HEM 'BİDON KAFALI', HEM 'ADALETİN TOKMAĞI'

Yılmaz Özdil'in bir medya eliti olarak icraatı ve yazıları malum. Soma'daki maden katliamında can verenleri AKP mitinglerine gittikleri için ölmeye müstehak bulmak da var Özdil'in külliyatında, Roboski'de katledilen çocukların kaçakçılıktan ne kadar iyi para kazandıklarını iddia etmek de. Unutulmayan eserleri arasında, 14 Nisan 2010 tarihinde yayımlanan "Yumruk" başlıklı yazısı da var. Bu memleketin cezaevlerinde büyük ezalar çekmiş, misal Diyarbakır Cezaevi'nde işkencelerden geçmiş bir Kürt siyasetçiye, Ahmet Türk'e yapılan ırkçı saldırıyı, "Yumruğunu 'adaletin tokmağı' yerine koyup, Ahmet Türk'ün burnuna inen kişi, bu ülkede pek çok kişinin duygularına tercüman oldu" diyerek onaylayabildi Özdil.

"Bu ülkedeki pek çok kişi"nin Özdil'in köşesindeki vasfı duruma göre değişiyordu. Misal, "pek çok kişi" Özdil'in sevmediği siyasi partiye oy verince "bidon kafalı" oluyor, 70 yaşına merdiven dayamış çileli bir siyasetçiyi yumruklayınca "adaletin tokmaklığı"na terfi ediyordu.

Özdil'in, Cem Uzan'a ait olduğu dönemde yöneticisi olduğu Star gazetesindeki icraatını geçiyorum. Merak edenler, T24 yazarı Hakan Aksay'ın, bir döküm de içeren dünkü yazısına bakabilirler.

O YUMRUK TAYYİP ERDOĞAN'A ATILSAYDI?

Özdil olayı üzerine yapılan yorumlar "sansür"den "bidon kafalı Hürriyet'ten atıldı"ya geniş bir yelpazede dile getirildi. Haklı olarak; "Hürriyet'in yayın ilkeleri neden Soma, Roboski, Ahmet Türk meselelerinde Özdil'in görüşlerine engel olamadı" sorgusu da yapıldı.

Burada küçük bir parantez açalım. Hürriyet Okur Temsilcisi Faruk Bildirici, Ahmet Türk yazısında "şiddeti onaylar bir hava doğurduğu" için Hürriyet'teki köşesinde Özdil'i eleştirmişti. Özdil, daha sonra Bildirici'nin eleştirisine, adını anmaya da gerek duymadan, "okur temsilcisi arkadaş bunun utancıyla yaşasın" cevabını verecekti. Hürriyet'in Özdil'i transfer ettiği sırada birinci sayfadan yaptığı anonstaki ifadeyle, "büyük yazar" utanacak değildi elbette yaptığından. İhtimal utanmadığı için Roboski ve Soma incilerini de ekledi külliyatına.

PEKİ, HANGİSİ DOĞRU? ÖZDİL'İN YAZISI EDİTORYAL SÜZGECE Mİ TAKILDI, YOKSA SANSÜRE Mİ?

Türkiye'de "nüfuz kâğıdı" haline getirilmiş gazeteler söz konusu olduğunda cevabı zor bir soru bu. Olağan koşullarda, gazetelerin editoryal müdahaleyi gerekli bulabilecekleri ifadeler var Özdil'in yazısında. Ancak o yazı "yayın ilkeleri nedeniyle yayımlanmadı" derseniz, "Peki yayın ilkeleri Ahmet Türk'e saldırıyı onaylayan yazıyı neden önleyemedi" ve benzeri sorulara muhatap olursunuz. Ya da şöyle diyelim; Ahmet Türk'e savrulan o yumruk Başbakan Tayyip Erdoğan'a atılsaydı Yılmaz Özdil Hürriyet'teki yazısında "adaletin tokmağı" diyebilir miydi? Bunu diyebilse, Hürriyet, Ahmet Türk örneğinde olduğu gibi, yazıyı yayımlayabilir miydi?

Demek ki "yayın ilkeleri", en ziyade muhafazaya mazhar kişiler söz konusu olduğunda işleyebiliyor. Ama yayınlardaki saldırılara karşı öncelikle korunması gereken insanlar için değil, gücünden korkulanlar için devreye sokulan şeyin adı "ilke" olamaz.

HÜRRİYET'İN GÜNAHLARIYLA AZİZ OLMAYA ÇALIŞANLAR

Özdil olayı üzerinden Hürriyet eleştirisi yapan diğer mahalleye gelince... Hürriyet'in günahlarıyla aziz olamazlar. Zira o mahallede cereyan eden şey, her türlü iktidara müptela Türkiye medyasının, öldürmeyen, ama süründüren bir hastalıkla malul olduğunun kanıtı.

İktidara müptela yayıncılığın en üst düzeyde ve en acımasız örnekleri veriliyor hükümete yakın medyada.

AKP'nin, Türkiye'nin çok partili hayatta görmediği bir iddiayla peş peşe dokuz sandık zaferi kazanması ve 12 yıl tek başına iktidar olması, basın özgürlüğü açısından acı bir tecrübeyi de ifade ediyor.

Başka sektörlerde işleri bulunan medya patronlarının gazeteleri, ya gönüllü olarak ya da baskıyla "nüfuz kâğıdı" gibi işlev görüyor. Mesele, bu dönemde çok daha yoğun olsa da, her dönemde söz konusu olan siyasetin medyaya baskı eğilimlerinden önce medya sermayesindeki çarpıklıktan kaynaklanıyor. Enerjiden turizme, bankacılıktan madenciliğe birçok sektörde işleri bulunan medya sahipleri, diğer işleri için baskıyı adeta satın alıyor!

MEDYA ELİTLERİNİN ROLÜ

Gazete ve televizyon yöneticileri, program ve köşe sahipleri, kısaca medya elitleri de var bu tablonun içinde. Önemli bir bölümü, gerçeklerin porsiyonlara bölünmesi, ayıklanması, çarpıtılması, kamuoyunun yanıltılması ve kışkırtılması işinde gazeteciliği araçsallaştırıyor.

Adalet, utanma, hak, hukuk, vicdan yok bu bahiste.

Mevki, makam, imkân, şöhret veya miktar cinsinden, fark etmez, gözünü diktiği yükseklikler için alçalanlar bir şey kaybeder mi?

Kaybetmek, öncesinde sahip olmayı haber verdiğine göre, hayır. Onlar onurla, utançla, adaletle, sevgiyle, insan olmakla zar atmıyor. Bu nedenle sadece kazanıyorlar.

Gazetecilik ihsan bekleyen, yaltaklanan, kışkırtan bir iş, adalet duygusunun nicedir ziyaret etmediği bir meslek hâline geldiyse, bunda iktidardan herhangi bir şekilde sebeplenen medya elitlerinin de payı var.

Elde ettikleri imkânlarla karştlarına nefret kusarken kabaran benlikleri, yakın gelecekte bugün yazdıklarının, bugün yaptıklarının sorumluluğunu göğüsleyebilecek mi acaba?

Kimlerin tuttuğu iplerin ucunda oynadıkları belli olanlar iktidarsız kalınca ne yapacaklar?

Evet, iştahın vicdana zaferidir bu. Ama gerçeğin bu kadar tartışmalı bir kavram olamayacağını öğrenecekler. Ve gerçekleri çarpıtmaya çalışırken elde ettikleriyle onur kazanamayacaklarını...

*****

MUHABİR YERİNE YILMAZ ÖZDİL’İ TARTIŞMANIN DAYANILMAZ KONFORU (3)

Hürriyet ile Yılmaz Özdil arasındaki kriz malum. Uzun uzun anlatmayalım. Bu gelişme üzerine analizler de boy boy. “Hürriyet mi kaybetti, Özdil mi?” diye sor ve yürü. Tıkı var, ratingi var, RT’si var, en olmadı fav’ı var. Sol cenahtaysan Özdil’in nefret söylemi içeren yazılarını hatırlatır bir “oh olsun” patlatırsın. AKP’liysen bir kale daha düşürdük diye zafer naraları atarsın. Ahalinin zaten Hürriyet’in ensesine dayanmış Sözcü’ye savrulacağı ve Hürriyet’in de zamanla Sabah gibi kullanışsız (iktidar için) bir yere döneceğini de hesaba katmazsın ama olsun, psikolojik bir zaferdir. Sonuçta ne AKP, ne Hürriyet, ne Yılmaz Özdil kaybeder. Özdil, zaten varolan popülaritesini bu mağduriyetle iyice perçinlerken, Hürriyet de Özdil’i feda etmiş olmanın karşılığını muhakkak alacaktır.

Bu “aldım, verdim oyununda” kaybeden kim olur diye sorarsanız? Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda bunun cevabını vermeye çalışacağım. Neden mi? Aynı gün işinden olan başka bir Doğan Grubu iştirakı Radikal’in Muhabiri Fatih Yağmur’u, kimse Özdil gibi tartışmadığı için.

ÇÜNKÜ 17 ARALIK LANETLENDİ

Açık konuşmak gerekirse -hepimiz biliyoruz ki- 17 Aralık bir operasyondu. Servis edilen tapelerin hazırlanış, bekletiliş ve sunuş biçimi bunu açıkça ortaya koydu. Seçimle birlikte çat diye kesilmesi de bu algıyı perçinledi. Operasyondu ve eğer ulaşılmak istenen sonuç, hükümet devirmekse, başarısız oldu. Bunun bir operasyon olduğunu kabul ettikten sonra, operasyon sonucu ortaya çıkanları görmezden gelecek değiliz. Tümü adil yargı önünde yargılanmaya muhtaç ve tümünün haber değeri var. Fatih Yağmur da bir muhabir olarak üstüne gitti.

FATİH YAĞMUR NE YAPTI?

Fatih Yağmur’un 17 Aralık operasyonu sırasındaki bence en önemli haberi Suriye’ye giden İHH’ya ait yardım tırlarında askeri mühimmat bulunduğu iddiasına ilişkin haberdi. Savcılar tırlarda arama yapmak istemiş ve devlet sırrı diye engellenmişti. Bu engelleme iddiaların gerçekliğini güçlendirdi. Adana Büyükşehir Belediyesi’ndeki yolsuzluk haberi ve 17 Aralık’la ortaya çıkan birçok gazeteci işçiliğine muhtaç iddia, Yağmur’un konusuydu. Bu da iktidarın hedefi olmasını sağladı.

ÖNCE HIRSIZ DEDİLER

Fatih Yağmur’la ilgili iktidar çevrelerinin ilk iddiası onun hırsızlıktan aranan ve bu yüzden şantajla haber yaptırılan biri olduğu şeklindeydi. Yağmur bunu belgeleriyle yalanladı. Öğrenciliği sırasında –kimliğini kaybeden pek çoğumuzun başına gelebileceği gibi- üzerine çıkarılan sahte telefon hatlarıyla ilgili bir davaydı ve Yağmur’un davalardaki mağduriyeti çoktan ortaya çıkmıştı. Bu konuda duvara toslayınca başka iddialarla devam ettiler.

PARALELCİ DEDİLER

AKP’li olmayan herkesi koyabilecekleri torba olan “Paralelci” torbasına onu da koymaları uzun sürmedi. Yağmur’u, bir zamanlar el üstünde tuttukları ama sonra külahları değişip lanetledikleri Mehmet Baransu gibi biri olarak göstermek istediler. Sonuçta Yağmur’un her muhabir gibi haber kaynakları vardı ve kaynaklarıyla gazetecilik ilişkisini “suç” olarak sabitlediler. Ahmet Şık’ın bu konuyla ilgili bir twitinde sorduğu “Bir gazetecinin haber kaynağı olan polis şefleriyle ilişkisi olması mı yoksa bu medya düzeninde hükümet karşıtı haber yapmak mı suçtur?” sorusu önemli. Bence cevabı ikinci seçenek.

KAYBEDEN KİM?

Sonuçta, bir muhabir kovuldu, birçokları daha önce kovulmuştu. Kuşku yok ki, hâlâ içeride olup mücadele etmek isteyenler de engelleniyor, ama kamuoyu konuyu sadece Yılmaz Özdil üzerinden tartışıyor. Daha önce de başka star gazeteciler üzerinden tartışmıştı. Çünkü böylesi daha konforlu. Starsan “muhaliflikte” de ekmek var, ama muhabirlikte ekmek yok. Hele ki, haber yapmaya kalkarsan hiç yok. Gazetecilik bitti diyenleri meseleyi sadece Yılmaz Özdil üzerinden tartışmaları gazeteciliği biraz daha bitiriyor haberleri yok. Ancak bilinsin ki, son gelişmede de kaybeden ne Yılmaz Özdil, ne Hürriyet… Kaybeden bir kez daha muhabirdir, gazeteciliktir.

*****

ÖZDİL VE SAVUNMA HATTI (4)

 “Özdil’i savunmalıyız” dili ve yazıları ile gazetecilik etiğine bol vurgulu göndermeler yapılıyor. Eğer bir gazeteci yazılarından dolayı sansüre uğruyorsa ve iktidarın  hışmı ile yüz yüze kalıyor, işinden oluyorsa elbette ki itiraz edilmeli. Yazar, gazeteci, kendisini mağdur edenle “it dalaşı” yapıp sonra kendisi gibi düşünmeyenlerin mağdur edilmesinde, hadlerinin bildirilmesinde aynı inançla iktidarla birleşiyorsa işte orada “durun bakalım” demeye hakkımız var.

“Efendim uğradığı sansür mağduriyeti ayrı, yazılarındaki ırkçılık ve nefret dili ayrı” savunması ile kurulan hat, bizi o dille birleşmeye ve onu meşrulaştırmaya sürükler.

Sansür meşru değildir ama sansüre karşı çıkarken bir katliamı övmekle yetinmeyip sadece Kürt oldukları için üzerinde tepinen yazıları ile “oh” diyerek iç rahatlaması geçiren birini savunmak da öyle...

ÖLÇÜMÜZÜ NE BELİRLİYOR?

Hak ve özgürlüklerin, evrensel değerlerin yanında durup, durmadığı. Bu bir turnusoldür.

Eğip bükmeye hiç gerek yoktur. Özdil ırkçıdır ve bunu “Cumhuriyetçi” maskesi geçirerek pazarlayan bir cambazdan ibarettir.

Seslendiği kitleyi, Kürt milletvekilinin yumruklanmasını “Halkın duygularına tercüman oldu” diyerek gazlamakta, Roboski’de katledilenleri katır, eşek metaforuyla aşağılayarak yağan bombalara onay sunmakta, çakma anti emperyalistliği ile öldürülen, linç edilen ingiliz futbol taraftarı üzerinden alkışlatmakta ve her defasında okuyucusunu “ohh” çekmeye çağırmaktadır.

Irkçılığını “sorunlu yazılar” buluşu ile üstünden atlamak ise, arayı bozmayalım, ne olur ne olmazcı küçük esnaf hesapçılığıdır.

Yeni yetme çaylak bir gazeteci değil ki adam, aksine bilnçli bir nefret suçu makinesi...

Şimdi sansüre uğradı diye bir savunma hattı oluşturup, “Irkçılık ayrı, yazısına uygulanan sansür ayrı” diyerek herkesi kazılan siperlere çağırmak, onunla beraber Ahmet Türk’ü yumruklamaktır. Roboski’de çocukları bombalayıp “çocuk deyip durmayın kaçakçı onlar” demektir. “Hepimiz Ermeniyiz” yerine “Hepiniz Ermeni, hepiniz piçsiniz” diyenlerle aynı yerde bayrak sallamaktır.

ARKADAŞLAR, DURUŞ DEDİĞİNİZ ŞEY OBJEKTİFDİR, SOYUT DEĞİLDİR.

Yandaşlar iktidar, kendisi ise bir DEVLET yazarıdır. Bu yüzden Esad üzerinden yapılan Başbakan eleştirilerine “Ben Başbakan’a Esad üzerinden laf söyletmem” diyerek azar çekmekte, madencilere, AKP’ye verdiği oy üzerinden “müstahak”lık yedirmesi yapabilmektedir.

Gazeteciliğin evrensel değerleri içine koyun Özdil’i. O değerlerin içine sığıyorsa biz de savunalım. Yoksa suni, zorlama ilkeler üretmeyin, bozmayın daha fazla adabını mesleğin.

Hepimiz biliyoruz ki, ırkçı ve nefret dolu yazıları iktidarla ortaklaştığı yerlerdi.

Siz o yazılarda, yoksa hiç iktidarı görmediniz mi?

Onun paşa gönlü hep devletten yanadır.

Biz devletin ve iktidarın gerçek mağdurlarına bakalım.

*****

DEMOKRASİ YILMAZ ÖZDİL'İ KAPSAR MI? (5)

Yılmaz Özdil adlı şahsın başına gelen, memleketin muhalif, demokrat ve özgürlükçü insanlarını azıcık sıkıntıya soktu: Haksızlığa, adaletsizliğe kim maruz kalırsa kalsın karşı çıkmak gerekir, ama faşist ve ırkçı bir yazar hükümet kararnamesiyle işinden olunca onu savunmak gerekir mi?

Dünya işlerine aklım ermeye başladığından beri kendimce adalet mücadelesi yapıyorum. Bunca zaman içerisinde düşünebildiğim, kavrayabildiğim ölçütler açısından diyebileceklerim şunlar:

Meselenin birkaç yönü var:

(1) İdeal bir demokratik özgürlük ortamında istisnasız herkesin her şeyi söyleme-yazma hakkı var mı?

(2) İstisnalar varsa, sınır nerede?

(3) Bir sınır varsa, Özdil bunun hangi tarafında?

Önce, işin zor görünen ama bence pek kolay yanına dair: İstisnasız herkesin her istediğini söyleme-yazma hakkı yoktur, olamaz. Çünkü bazı insanlar ve gruplar, bazı başka bireylerin ve grupların susturulmalarını, kimliklerini gizlemelerini, ikinci sınıf insanlar sayılarak ona göre yaşamalarını, giderek, ortadan kaldırılmalarını hedeflerler, bunu bir tür ideal durumun olmazsa olmaz şartı sayarlar.

Dolayısıyla, sınır burada: Başka birilerinin kendi kimliğiyle varolma, söyleme-eyleme hakkını kısıtlamayı, yok saymayı-yok etmeyi veya başka bir insan grubunu ortadan kaldırmayı öngörenlerin söz, ifade, örgütlenme ve eylem hakkı olamaz. Adalet kavramının en basit ve temel gereği olarak, birarada yaşamayı birilerini ikinci sınıf (bazı haklardan yoksun) kılma şartına bağlayanlara da söz, ifade, örgütlenme vs. hakkı tanınamaz. Bu, bütün insanlar için en azından kimlik düzeyinde eşitlikçi ve özgürlükçü, adil bir ortak hayatın, insanların bütün farklılıklarıyla birarada yaşayabilmesinin önkoşuludur.

Gelelim Özdil'in bu tarife göre nerede durduğuna. Roboski yazısı gibi, eminim birçok Kemalistin dahi hazmetmekte zorlandığı rezilce örnekleri bir yana bırakın, sadece İstanbul'da bıçaklanarak öldürülen iki İngiliz taraftarla ilgili icraatı dolayısıyla, kınanma, ayıplanma ne kelime, bir daha herhangi bir gazeteye el sürdürülmemesi, yargılanıp mahkum olması gereken bir kimsedir. Şimdiye kadar pek çok defa nefret suçundan yargılanmalı ve mahkum olmalıydı. İfade özgürlüğünün gerçekten varolduğu, bununla ilgili yasaların bambaşka bir mantıkla kurulduğu bir ülkede, Özdil belki ancak, yeni yetme Neonazilerin ellerinde dolaşan birtakım risaleleri kenarda köşede kaldığı için gözden kaçacak marjinal bir yayınevince basılan, aklı başında kimsenin de ciddiye almadığı bir tahrikçi olurdu. (Evet, Akit gazetesi de bu konumda.)

Meselenin son unsuru, Özdil'in köşeyazarlığı hayatına hükümet kararnamesiyle son verilmesi. Alo Fatih Yasası'na dayanılarak çıkarılan bu görünmez kararnameler şimdiye kadar pek çok insanı işinden etti, Özdil de sonuncusu oldu. (Aynı torba kararname içerisinde benzer muameleye uğrayan Radikal muhabiri Fatih Yağmur'un durumu, muhalefet saflarında "Büyük Özdil Çelişkisi" düzeyinde bir felsefî mesele yaratmadığı için ondan bahsetmiyoruz.) Hükümet baskısıyla işten insan attırıldığında hiçbir demokrat-özgürlükçü insan, "karşı çıkmalı mıyım?" diye sormaz; dolayısıyla işin bu yönünde bir sorun yok. Sorun, bu durumda savunulacak kişinin niteliğinden, insan haklarına aykırı zihniyet ve ifadelerinden kaynaklanıyor.

Esas sorunu yaratan, Türkiye'de toplumsal muhalifliğin milliyetçilikle, Kemalizmle, AKP döneminden beri de bir cins Beyaz Türk ırkçılığıyla şu korkunç ilişkisini bir türlü kesin şekilde koparamayışı. Eğer Yılmaz Özdil gibilerin yanına bile yaklaşamayacağı bir demokrat-özgürlükçü muhalefet pratiği bu memleketin olağan bir hakikati olsaydı, bugün insanlar çıkar, göğsünü gere gere, Özdil'in hükümet buyruğuyla işten atılmasına itiraz eder, bu yüzden Özdil ile yanyana getirilme endişesi duymazdı. Çünkü asla yanyana getirilemeyecekleri pek çok insanın, grubun hakkını savunmuş olurlardı, esas dertlerinin herhangi bir olaydaki kahramanlar değil birtakım ilkeler olduğu anlaşılmış, zihinlere yerleşmiş olurdu.

"Makarna için, kömür için ruhlarını satan cahil, aptal bidon kafalar..." muhabbeti yapanlara karşı, Akit'e duyduğundan bir gram az öfke duyanların demokrasiyle falan işi olamaz. Bu kadar akıl-fikirden sonra bu da işin "inanç" tarafı olsun; çünkü bu da benim inancım.

*****

O YOZDİLİ KOPARIRLAR İŞTE (6)

Malumunuz, basınımızın fenomen isimlerinden Yılmaz Özdil beyefendi, pek sever bu yazının adındaki gibi kelime oyunlarını. O yüzden de mail adresini yozdil@hurriyet.com.tr diye almıştır zaten.

Cem Uzan’ın Star’ında, Galatasaray’ın Avrupa takımlarıyla yaptığı maçlardan sonra atılan “Dingiltere”den tutun da “two size”ye, “yendik mi lan”dan “two rekât cenaze namazı”na kadar birçok manşet ve başlığın gerisinde Özdil’in “yaratıcılığı” vardır.

Köşe yazarı olduktan sonra da sayısız yazıya yansımıştır bu yaratıcılık ama aralarından birini, insan olanın, azıcık akla ve vicdana sahip bir insan olanın unutması mümkün değildir.

Bu ülkenin savaş uçaklarının bu ülkenin 34 yurttaşını bombalarla paramparça etmesinin, yani Roboski katliamının ardından yazdığı “Sayın kaçakçı” adlı yazıda şöyle diyebilmiştir Özdil:

“Kaçakçılık katırdır… Yasak aşkın meyvesi… Kimin kimi hangisinin hangisini becerdiğinin bi önemi yoktur… Neticede, devletle kaçakçının çiftleşmesidir.”

“Azıcık akla ve vicdana sahip olan bir insanın unutması mümkün değildir” deyip ekleyeyim hemen; bu yazıyı “azıcık akla ve vicdana sahip bir insanın yazması mümkün değildir.”

Yayınlanalı iki yılı geçti ve ne bir pişmanlık ne bir özür açıklaması geldi bu yazıya dair; yazısının arkasında durdu yani Özdil.

Bugün ise Özdil’in yazısı sansürlenip yayınlanmadı ve iddiaya göre, “kovduk” dememek yerine icat edilen tabirle söylendiğinde gazete kendisiyle “yolları ayırdı.”

Peki şimdi ne yapmalı, ne demeli?

Akıl ve vicdan ne demeyi gerektirir böyle bir durumda?

“Düşüncelerinize katılmasam da onları dile getirmeniz için canımı vermeye hazırım” tarzı bir liberallik mi?

Uzak olsun bizden, ırkçılığa ve nefret söylemine “düşünce özgürlüğü” diyerek göğsümüzü siper edecek kadar aklımızı yitirmedik şükürler olsun ki.

Peki o zaman ne?

Kestirmeden, eğip bükmeden söyleyeyim: Özdil’in geçmişine ve bugününe bakarak olan bitene “oh olsun” demek, akıl kârı iş değildir.

Çünkü…

Akıldan yoksun vicdanın bir işe yaramadığının en net delili ülkede son yıllarda yaşananlardır.

Kıymeti kendinden menkul bir vicdan adına bu ülkede diktatoryaya giden yolun taşları döşenmiştir.

Diktatorya adına yapılan tasfiye operasyonları “derin devletle demokrasinin mücadelesi” adına desteklenmiş, 12 Eylül referandumunda “yetmez ama evet” diyerek koşa koşa sandığa gidilmiştir.

Aklı kullanarak “Yalçın Küçük’le Veli Küçük, Merdan Yanardağ ile Kemal Kerinçsiz nasıl aynı örgütün üyesi olabilir ki” diye sormak yerine “sonuna kadar gidilsin” akılsızlığı devreye girip bir de buna akıldan yoksun vicdan eklenince, gidişatın üzerine kapkalın bir örtü örtülmüştür.

Tam da bu nedenle, “o yozdili koparırlar işte” diyen “oh olsuncu” tavırdan uzak durmak gerekmektedir.

Çünkü akıldan yoksun vicdanın baktığı yerden “müstahak” diye görülen, akıl ve vicdan terazisinden bakıldığında 10 Ağustos sonrası “yeni Türkiye”de yaşanacaklara dair bir işaret niteliğindedir.

Artık fragman bitmiş, film başlamıştır ve mevzu Özdil değildir.

Nasıl ki askerlerin tutuklanması vesayeti bitirmemiş, el değiştirmesini sağlayarak parti-devletine giden yolu açmışsa, Özdillerin yazamadığı bir medya da bütünüyle parti-devletinin medyası olacaktır.

Aslında bir “nefret objesi” olarak iktidar için gayet işlevsel olan Özdil’e dahi tahammül edilemeyen bir medya düzeninde, diktatoryaya karşı hiçbir muhalif ses kalmayacaktır.

Tam da bu yüzden, Özdil’e ve onun gibilere rağmen, Roboski’de gerçekte ne olduğunu bilebilelim diye örneğin, akıldan yoksun vicdanın cazibesine, hem akılla hem vicdanla karşı koymak gerekmektedir.

Kaynaklar:

(1) http://t24.com.tr/yazarlar/hakan-aksay/yilmaz-ozdil-operasyonu-muhalif-gazetecilere-baskilar-ve-yozlasma-tehlikesi,9963

(2) http://t24.com.tr/yazarlar/dogan-akin/gazeteler-nufuz-kagidi-olunca-editoryal-denetim-ile-sansur-birbirine-karisir,9973

(3) http://birgun.net/news/view/muhabir-yerine-yilmaz-ozdili-tartismanin-dayanilmaz-konforu/4140

(4) http://www.birgun.net/news/view/ozdil-ve-savunma-hatti/4240

(5) http://riyatabirleri.blogspot.com.tr/2014/08/demokrasi-ylmaz-ozdili-kapsar-m.html

(6) http://www.yurtgazetesi.com.tr/o-yozdili-koparirlar-iste-makale,8633.html

Önceki ve Sonraki Yazılar