OBAMA ERDOĞAN'I NEDEN TEBRİK ETMEDİ

OBAMA ERDOĞAN'I NEDEN TEBRİK ETMEDİ

Başkan Obama'nın, 'yolsuzluk iddialarını örtbas için hukuk sistemini bloke ve maniple ettiği' gerekçesiyle 30 Mart sonrası Başbakan Erdoğan'a tebrik telefonu açmadığı öne sürüldü.

ERDOĞAN'A OBAMA'DAN TEBRİK GELDİ Mİ?

30 Mart Yerel Seçimler büyük tartışmalar ile sonuçlandı. Hala yurdun bir çok bölümünde seçim sonuçlarına ilşkin tartışmalar sürerken gözler seçimlere dünyanın nasıl baktığı üzerine çevrildi. Rusya devlet başkanı Putin'in Erdoğan'ı ilk tebrik eden liderlerin başında geldiği basına yansıdı. Ancak ABD Başkanı Obama'nın Erdoğan'ı tebrik edip etmediği konusunda iç ve dış basında haber arayanlar böyle bir bilgiye ulaşamadı. Bu gün ABD Büyük Elçisinin "Elimizde paralel devlet dedektörü yok" şeklinde açıklaması ise manidar bulundu. ABD'de yaşayan Türklerin takip ettiği amerikalıtürk.com adlı site ise sayfasına Zaman Gazetesi Yazarı Ali H.Aslan'ın "Obama Erdoğan'ı neden tebrik etmedi" başlıklı ağır makalesini taşıdı. İşte o haber.

DEMOKRASİYİ SADECE SANDIĞA İNDİRGEYEREK

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 30 Mart seçimlerinden galibiyetle çıkması sonrası, Başkan Barack Obama'dan tebrik telefonu gelmedi. Zaman gazetesi yazarı Ali H. Aslan, Obama'nın Erdoğan'ı aramamasına gerekçe olarak, "Demokrasiyi sadece sandığa indirgeyen, yolsuzluk iddialarını örtbas için hukuk sistemini bloke ve maniple eden, medyayı baskı ve kontrol altına alan, seçim hilesi dahil her yola başvuran bir zihniyetin demokratik Batı camiasında yeri yoktur" ifadelerini kullandı.
Daha önce defaatle telefon görüşmesi gerçekleştiren Obama ve Erdoğan'ın Gezi ve 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrası görüşme trafiğinin neredeyse bittiğini belirten Aslan, "Sandığa ilk kez bu denli şaibe karıştı" iddiaları sonrası "ABD dahil hiçbir ileri demokrasi ülkesinin lideri Erdoğan’a tebrik telefonu açmadığını" söyledi.
Ali H. Aslan'ın Zaman gazetesinde "Obama Erdoğan’ı neden tebrik etmedi?" başlığıyla yayımlanan (7 Nisan 2014) yazısı şöyle:

OBAMA NEDEN TEBRİK TELEFONU AÇMADI

Normalde halkın iradesini arkasına alan bir hükümetin uluslararası camiada daha saygın hale gelmesi beklenir. Ne var ki, 30 Mart seçimindeki başarısı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve partisi için bu sonucu doğurmadı. Aksine, demokratik dünyada kaygılar ve huzursuzluk arttı. Bir zamanlar yüz yüze ve telefonla konuşma rekorları kırdığı ABD Başkanı Barack Obama dahil hiçbir ileri demokrasi ülkesinin lideri Erdoğan’a tebrik telefonu açmadı. Neden mi?
Demokrasiyi sadece sandığa indirgeyen, yolsuzluk iddialarını örtbas için hukuk sistemini bloke ve maniple eden, medyayı baskı ve kontrol altına alan, seçim hilesi dahil her yola başvuran bir zihniyetin demokratik Batı camiasında yeri yoktur. Washington’da bu şartlarda yapılan bir seçimin yeterince özgür ve adil olmadığı kanaati yaygın. Özellikle ayyuka çıkan seçim yolsuzluğu iddiaları ciddi rahatsızlık uyandırdı. ‘Sandığa ilk kez bu denli şaibe karıştı’ sözleri, kapalı açık birçok mahfilde ifade ediliyor.
Erdoğan hükümeti, Türkiye’nin stratejik önemine ve halk desteğine güvenerek ABD ile eski samimiyet seviyesini tekrar yakalayabileceğini sanıyorsa yanılıyor. Doğrudur, Amerikan yönetimleri genelde pragmatik ve realist bir çizgi izlerler. Özellikle Obama yönetiminin bu yaklaşımda zirvelerde dolaştığı söylenebilir. Ancak demokratik değerlere saygı ve bağlılık, Türk ve Amerikan devletleri ve toplumları arasındaki ilişki çarklarının daha rahat dönmesini sağlar. Özellikle Batı medyası ve aydınlarından yoğun eleştiriler geliyorken, Beyaz Saray ve Amerikan Kongresi, Erdoğan hükümetiyle fazla haşır neşir görüntüsü vermekten kaçınır.
Hükümetin en büyük hatalarından biri, Amerikan siyaset ve fikir yapıcıları üzerinde son derece etkili olan Wall Street Journal, New York Times ve Washington Post gibi yayın organlarını küçümsemek ve karşısına almak oldu. Farklı ideolojik eğilimleri temsil eden bu yayın kuruluşlarının tamamı şu anda Başbakan Erdoğan’ı eleştirel yayın çizgisi izliyor. Özellikle New York Times’ın Erdoğan’ın balkon konuşmasındaki ‘inlerine gireceğiz’ türü tehditlerini sertçe eleştiren başmakalesi dikkat çekiciydi. Washington’daki önde gelen Türkiye uzmanlarından Alan Makovsky’nin ifade ettiği gibi, Amerikalılar Erdoğan’ın tutumunu ‘sözlü şiddet’ olarak nitelendirdi. Başbakan’ın, siyasi ve toplumsal muhaliflerine yönelik intikamcı söylem ve eylemleriyle demokrasi dışına çıktığı kanaati hakim. Kısacası Erdoğan, Amerikan medyası ve aydınları gözünde dünyadaki otoriter liderler liginin temsilcilerinden biri olarak konumunu daha da pekiştirdi.
ABD’nin eski Ankara büyükelçilerinden James Jeffrey, Washington Enstitüsü’ndeki bir toplantıda, demokrasideki son gerilemeler muvacehesinde Türkiye’nin bölgesinde artık ‘hiçbir şeyin modeli’ olmadığını belirtirken, Washington’un bundan böyle Ankara’yla angajman formülünün adını şöyle koydu: İşlemsel ilişki (transactional relationship). Yönetim çevrelerinde de yaygın olan bu reelpolitik görüşe göre, her şeye rağmen ABD, bölgedeki çıkarlarını korumak için Türkiye üzerinden yaptığı siyasi ve askeri işlemlerine devam etmek zorunda. Yani ABD’nin Ankara’yla ilişkisi, bir başka stratejik ülke olan, ancak insan hakları konusunda gerilerde bulunan Suudi Arabistan’a benzeyebilir. Kısacası Obama’nın ortaya atmış olduğu ‘model ortaklık’ vizyonu, demokratik değerler bileşeni büyük ölçüde zayıfladığından sürdürülebilir olmaktan çıkmış bulunuyor. Kuşkusuz Türkiye’nin dünyada marka değerini düşüren bu gelişmeler, orta ve uzun vadede ekonomiye ve dış politikaya olumsuz yansıyacaktır.
Askerî alımlar ve teknoloji transferi konusunda önemli rol oynayan Amerikan Kongresi’nde de Türkiye’yi zor günlerin beklediğinin işaretleri şimdiden görülüyor. Seçim öncesinde Temsilciler Meclisi’nin ilgili komitesine Twitter yasağı yüzünden hükümeti eleştiren bir karar tasarısı sunuldu. Ayrıca 34 milletvekili, Başkan Obama’ya ortak imzalı bir mektup yazarak 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturması sonrasında yaşanan antidemokratik gelişmelere ilişkin derin kaygılarını iletti. Seçimin hemen ardından Senato Dış İlişkiler Komitesi’ne de yeni bir ‘Ermeni soykırımı’ tasarısı sunuldu. Mevcut şartlarda Kongre’deki Türkiye Dostluk Grubu’na yeni katılım sağlama güçleşebilir. Hatta üye kayıpları dahi yaşanabilir. Hasılı Türkiye’de demokrasinin gerilemesi, Kongre’de bağışıklık sisteminin de zayıflamasına ve karşıt lobilerin elinin güçlenmesine vesile oluyor.
Demokrasideki çatlaklardan Türkiye’nin sadece ABD değil, tüm uluslararası arenada zarar göreceğini tabii ki Ankara da çok iyi biliyor. Ancak hükümet, bu sorunu demokrasiyi güçlendirerek kökten çözmek varken; Kıbrıs ve İsrail gibi konularda Batı’nın ağzına bir parmak bal çalarak ve taviz sinyalleri vererek üzerindeki baskıları hafifletme yoluna gidiyor. Bipartisan Policy Center’ın ‘Sıfır Probleme Dönüş mü?’ başlıklı son raporundaki şu tespit, hükümetin niyetlerinin Washington’da çok iyi anlaşıldığını ortaya koyuyor: “Önünde 18 aylık uzun bir seçim süreci varken ve uluslararası saygınlığı yerle bir olmuşken, AKP hem bazı dış politika zaferleri elde etmek hem de artan oranda yabancılaştırdığı Batılı müttefiklerine içeride artan otoriterliğe rağmen hâlâ önemli bir ortak olabileceğini göstermek için, ‘komşu çevresinin dışında sıfır problem’e daha yakın bir siyaset kurguluyor gibi”. Rapora imza atan uzmanlar, Ankara’nın ABD ve Avrupa Birliği’nin özellikle ilgi duyduğu konulardaki ‘daha uzlaşmacı söylemi’ni eyleme dökebileceğinden ise kuşkulu.
Sözün özü, Erdoğan hükümetinin çatışmacı iç politikası Türkiye’yi demokratik dünyada yalnızlaştıracağa ve ulusal çıkarları zedeleyeceğe benziyor. Allah, sonumuzu hayretsin.

Kaynak:Haber Kaynağı